Yutan Anne ve Anne Yarası: Sevginin İçinde Kaybolmadan Büyüyebilmek

Yutan Anne ve Anne Yarası: Sevginin İçinde Kaybolmadan Büyüyebilmek

Anne yarasının iyileşmesi bireysel olduğu kadar kolektif bir dönüşümdür. Bir kadın sesini bulduğunda, sınır koyduğunda, kendi hayatını seçtiğinde ve gücünden utanmamayı öğrendiğinde yalnızca kendisi için değil, bütün kadın soyu için bir kapı açar. O kapıdan geçen kadın artık saf dil bir kız çocuğu değildir. Kendi karanlığından geçmiş, kendi acısıyla yüzleşmiş, kendi gücünü geri almış ve hayatının sorumluluğunu üstlenmiş bir Tanrıçadır, bilge kadındır.

Yutan Anne ve Anne Yarası: Sevginin İçinde Kaybolmadan Büyüyebilmek
Bir anne çocuğunu çok sevdiği hâlde ona zarar verebilir mi? Bir çocuk sevgiyle büyütüldüğü hâlde neden kendi kararlarını vermekte zorlanır? Neden bazı yetişkinler annelerinden kilometrelerce uzakta yaşasalar bile onun onayına ihtiyaç duymaya devam eder? Neden bazı kadınlar başarılı olduklarında suçluluk hissederken bazı erkekler eşlerinden annelerinin sunduğu güveni, bakımı ve koşulsuz kabulü bekler?
Bu soruların cevabını anne yarasının en derin ve çoğu zaman en az fark edilen görünümlerinden birisi olan yutan anne arketipinde buluyoruz.
Yutan anne, çocuğunu fiziksel olarak değil, psikolojik olarak kendi içinde tutan anne figürüdür. Onu sevgi adına aşırı korur, kontrol eder, yönlendirir ve kendisinden ayrışan bağımsız bir birey olarak görmekte zorlanır. Çocuğunun kendi kararlarını vermesini, sınır koymasını, uzaklaşmasını, farklı düşünmesini, başarılı olmasını veya anneden ayrı bir kimlik geliştirmesini tehdit olarak algılayabilir.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Yutan anne her zaman saldırgan, zalim, soğuk veya açıkça kötü davranan bir kadın değildir. Tam tersine dışarıdan bakıldığında son derece fedakâr, ilgili, şefkatli ve koruyucu görünebilir. Çocuğu için her şeyi yapar, onun bütün ihtiyaçlarını önceden düşünür, hiçbir zorluk yaşamasını istemez ve hayatını onun etrafında şekillendirir. Diğer yandan bu sevginin içinde fark edilemeyen koşullu bir hal vardır: “Benden uzaklaşma, bana ihtiyaç duymaya devam et, benim istediğim kişi ol ve kendi hayatını seçerek beni yalnız bırakma.”
Bu nedenle yutan anne arketipini anlamak için annenin ne yaptığından ziyade çocuğun içinde ne hissettiğine de bakmak gerekir. Çocuk annesini sevdiği hâlde yanında boğuluyorsa, kendi kararlarını verirken yoğun suçluluk hissediyorsa, annesini üzmemek için hayatını sınırlandırıyorsa veya bağımsızlaşmayı sevgisizlik olarak algılıyorsa burada sevgiyle bağımlılığın birbirine karıştığı bir ilişki olabilir.
Anne yarası da tam olarak bu noktada derinleşir. Anne yarası yalnızca annemizin bize söylediği incitici sözlerden, vermediği sevgiden ya da çocuklukta yaşadığımız belirgin travmalardan oluşmaz. Anne yarası, ataerkil kültürlerde kadınların nesiller boyunca taşıdığı kadın olma acısıdır. Bu acı anneden kıza, anneden oğula, kadından kadına ve aileden topluma aktarılır. İçinde bastırılmış arzular, yaşanamamış hayatlar, görünmez fedakârlıklar, suçluluk, utanç, değersizlik ve sevilmek için kendinden vazgeçme vardır.
Bu nedenle annesiyle iyi bir ilişkisi olduğunu düşünen biri de anne yarasından etkilenebilir. Anne yarası yalnızca biyolojik annelerimizle kurduğumuz ilişkiden ibaret değildir. Büyükannelerden, teyzelerden, öğretmenlerden, aile içindeki kadınlardan, toplumsal normlardan ve kadınlığın nasıl yaşanması gerektiğini belirleyen kültürel beklentilerden de aktarılır.
Çocuk için anne doğanın bir uzantısıdır; yaşamın, beslenmenin, korunmanın ve devamlılığın kaynağıdır. Çocuk ilk yıllarında annesini sıradan, sınırlı ve kusurlu bir insan olarak algılamaz. Anne onun için Dünya Ana’dır. Hem besleyen hem koruyan, hem var eden hem de yokluğuyla büyük bir korku uyandıran güçlü bir figürdür.
Nirvana Tantra’da başlangıçtaki her şeyin dişil enerji olduğu anlatılır. Kali’nin varlığının enginliği karşısında Brahma ve diğer tanrıların varlığı, bir ineğin toynağının oluşturduğu küçük bir çukurda biriken suya benzetilir. Bu çukurun denizin ölçülemez derinliğini anlayamaması gibi diğer tanrıların da Kali’nin doğasını bütünüyle kavrayamayacağı söylenir.
Burada ifade edilen; Büyük Ana’nın insan zihnindeki sınırsız ve kavranması güç etkisidir. Büyük Ana birçok kültürde iki yönlüdür. Bir taraftan yaşamı yaratır, korur, besler ve büyütür. Diğer taraftan yutar, yok eder, içine çeker ve bireyselliği ortadan kaldırır. Bu nedenle anne arketipi şefkatli, besleyici ve güvenli olduğu kadar aynı zamanda karanlık, boğucu ve yok edicidir de…
Çocuk bütünüyle anneye teslim olduğunda henüz bireyselliği gelişmemiştir. Kendisini anneden ayrı bir varlık olarak deneyimleyemez. Sağlıklı gelişim, bu birlik hâlinin zamanla çözülmesini ve çocuğun anneden ayrışarak kendisine ait bir benlik oluşturmasını gerektirir. Anne çocuğun büyümesine, uzaklaşmasına, hata yapmasına ve kendi kararlarını vermesine izin verdiğinde besleyen anne olmaya devam eder fakat anne çocuğun ayrışmasını tehdit olarak algıladığında Büyük Ana’nın besleyici yüzü yavaş yavaş yutan anneye dönüşebilir.
Yutan Annenin Kız Çocuğu Üzerindeki Etkisi
Yutan anne ile kız çocuk arasındaki ilişki çoğu zaman çok karmaşıktır çünkü anne kızında yalnızca çocuğunu değil, kendi kadınlığının devamını da görür. Kız çocuğun bedeni, güzelliği, yeteneği, özgürlüğü, ilişkileri, başarısı ve cesareti annenin kendi yaşayamadığı hayatı görünür hâle getirebilir.
Anne gençliğinde eğitimine devam edememiş olabilir. Hayallerinden vazgeçmiş, sevmediği bir ilişkide kalmış, ekonomik özgürlüğünü kazanamamış veya ailesinin beklentilerine boyun eğmiş olabilir. Kızı kendisinin yapamadığı seçimleri yaptığında anne bundan mutluluk duyabileceği gibi, bilinçdışı bir kıskançlık, kayıp ve öfke de hissedebilir.
Bu öfke her zaman açıkça ortaya çıkmaz. Anne kızını doğrudan engellemek yerine onun kararlarını küçümseyebilir, sürekli riskleri hatırlatabilir, başarılı olduğunda onu suçlu hissettirebilir veya “Senin iyiliğin için söylüyorum” diyerek seçimlerini kontrol etmeye çalışabilir. Kızının evden ayrılmasını terk edilme, kendi ilişkisini kurmasını annesinden uzaklaşma, kariyerine öncelik vermesini bencillik veya annesinden farklı bir hayat seçmesini ihanet olarak algılayabilir.
Bu ortamda büyüyen kız çocuk şu inançları geliştirebilir: “Kendi hayatımı seçersem annemi üzerim”, “Başarılı olursam ona ihanet etmiş olurum”, “Hayır dersem kötü bir evlat olurum”, “Annemden farklı olursam sevgisini kaybederim”, “Bağımsızlaşmak terk etmek demektir.”
Böylece kadın fiziksel olarak evden ayrılmış, başka bir şehirde yaşamaya başlamış, evlenmiş, kariyer kurmuş ve anne olmuş olsa bile psikolojik olarak annesinin içinde yaşamaya devam edebilir. Karar verirken kendi isteğini değil, annesinin ne düşüneceğini hesaba katar. Başarılı olduğunda sevincini küçültür, özgürleştiğinde suçluluk hisseder ve kendi hayatına doğru attığı her adımı annesine karşı yapılmış bir hareket gibi deneyimler.
Anne yarasının kız çocukta en sık görülen belirtilerinden biri kendini diğer kadınlarla karşılaştırmaktır. Kadın hiçbir zaman yeterince güzel, başarılı, iyi bir eş, iyi bir anne veya yeterince değerli olmadığını hissedebilir. Başka bir kadının başarısı kendi eksikliğini hatırlatır. Bir başka belirti utançtır. Kadın yalnızca bir hata yaptığı için değil, kendi varlığında yanlış bir şey olduğuna inandığı için utanır. Sesini, bedenini, arzularını ve gücünü küçültmeye başlar.
Bir başka belirti ise kendini geri çekmektir. Kadın sevilmek için fazla görünür olmaması gerektiğine inanır. Fazla başarılı, fazla güçlü, fazla özgür veya fazla iddialı olmak çevresindeki kadınların sevgisini kaybetmesine neden olabilir. Bu nedenle bilinçsizce başarısını sabote eder, fırsatları reddeder, yanlış ilişkilerde kalır veya kendi potansiyelinin tamamını yaşamaktan vazgeçer.
Kız çocuğun annesinden ayrışması, anneyi reddetmesi anlamına gelmez. Ayrışma sevgisizlik değildir. Sağlıklı ayrışma, kızın annesini bir insan olarak görebilmesi, onun yaralarını anlayabilmesi fakat bu yaraları kendi kaderi hâline getirmemesi demektir.
Gerçek sadakat, annenin acısını tekrar etmek değildir. Annenin yaşayamadığı hayatı yaşamamak, onun geçemediği eşiği geçmemek veya onun ulaşamadığı başarıya ulaşmamak sevgi değildir. Bu, annenin yarasına sadık kalmaktır. Kız çocuk kendi gücünü seçtiğinde annesine ihanet etmez; tam tersine kadın soyunda devam eden bir yarayı dönüştürmeye başlar.
Yutan Annenin Erkek Çocuk Üzerindeki Etkisi
Yutan anne arketipi yalnızca kız çocukları etkilemez. Erkek çocuk açısından bu ilişki farklı biçimlerde ortaya çıkabilir fakat sonuçları aynı derecede güçlüdür.
Erkek çocuk da hayatının ilk yıllarında anneyle bütünleşmiş bir hâlde yaşar. Anne onun ilk sevgisi, ilk güven alanı, ilk beslenme kaynağı ve yaşamla kurduğu ilk bağdır. Ancak erkek çocuğun yetişkin bir erkek kimliği geliştirebilmesi için anneden psikolojik olarak ayrılması gerekir. Bu ayrışma annenin sevgisini kaybetmek değil, o sevginin içinde kaybolmadan kendi kimliğini kurmak anlamına gelir.
Geleneksel toplumlar bu ayrışmanın önemini fark etmiş ve erkek çocukları anneden sembolik olarak ayıran inisiyasyon ritüelleri geliştirmiştir. Antropolog Mircea Eliade’nin aktardığı Avustralya kabilelerinden birinde genç çocuk iki erkek tarafından annesinin kulübesinden fiziksel olarak uzaklaştırılır. Onu alan erkekler yemeğini hazırlar, suyunu getirir ve ona kabilenin mitlerini, geleneklerini, şifacının gücünü ve topluluğa karşı sorumluluklarını öğretir.
Bir gece büyük bir ateş yakılır. Koruyucular gençleri omuzlarında ateşin yanına taşır. Çocuklara ateşe bakmaları ve ne olursa olsun hareket etmemeleri söylenir. Anneleri dallarla örtülmüş şekilde arkalarında bekler. Çocuklar bir süre ateşin karşısında adeta kavrulur. Baş şifacı sınavın tamamlandığına karar verdiğinde ritüel çalgılar çalınır ve çocuklar kutsal alana götürülür. Yüzüstü yatırılır, üzerleri hayvan derileri ve örtülerle kapatılır. Ardından kadınlar uzaklaşarak başka bir kamp kurar.
Bu “kavrulma”, annenin koruyucu kabuğunun sembolik olarak yakılması ve çocuğun kendi kimliğine doğru ilerlemesi anlamına gelir. Çocuk artık annenin bedeninde ve korumasında yaşamaz; adeta ikinci bir deri geliştirir ve babaların dünyasına girer.
Bazı kabilelerde ayrışmayı güçlendirmek için daha sert ritüeller de uygulanmıştır. Genç erkeklerin annelerine karşı ritüel saldırganlık göstermelerine izin verilmiş, ardından yetişkin erkeklerin bedenlerinden gelen kanı içmeleri sağlanmıştır. Bu ritüellerde çocuk önce annenin kanından doğmuş ve rahim tarafından korunmuş bir varlıkken, sembolik olarak babanın kanından yeniden doğar. Erkekler bundan sonra ona yaradılışın, topluluğun ve yetişkin erkekliğin sırlarını öğretir.
Bu ritüeller günümüz değerleri açısından son derece sert ve kabul edilemez görünebilir. Burada önemli olan şiddetin kendisi değil, ritüelin sembolik anlamıdır. Toplum, erkek çocuğun anneden ayrışmasının kendiliğinden gerçekleşmeyebileceğini kabul etmiş ve bu geçişi kültürel olarak destekleyen bir yapı oluşturmuştur.
Genç erkek kendi mutluluğunu, yönünü ve kimliğini kurmayı öğrenemezse anne ile oğul arasında hayatı birlikte reddeden görünmez bir ittifak oluşabilir. Anne oğluna ihtiyaç duyduğu için onu bırakmak istemez. Oğul ise annesinin güvenli alanından çıkmak istemediği için kendi hayatının risklerini üstlenmez. Her ikisi de bunu sevgi olarak yorumlayabilir ancak ilişkinin altında karşılıklı bağımlılık bulunur.
Modern dünyada fiziksel inisiyasyon ritüelleri büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Buna rağmen psikolojik ayrışma ihtiyacı devam eder. En eğitimli, en başarılı ve en akılcı erkekler bile anneleriyle simbiyotik ilişki içinde kalabilir. Dış dünyada güçlü bir kariyer kurmuş, ekonomik olarak bağımsız ve toplumda saygın bir konuma ulaşmış olabilirler. Ancak duygusal kararlarında hâlâ annelerinin onayına ihtiyaç duyabilir, annelerini üzmemek için eşlerinin sınırlarını ihlal edebilir veya hayatlarının merkezinde annelerini tutabilirler.
Marie-Louise von Franz, bir erkeğin anne tarafından ele geçirilmiş olmaktan yalnızca aklı sayesinde kurtulamayacağını söyler. Bunun için Oidipus’u hatırlatır. Oidipus Sfenks’in bilmecesini zekâsıyla çözmüş, ebedî dişili alt ettiğine inanmıştır. Ancak sonunda yine annesiyle evlenmiştir.
Bu anlatının psikolojik anlamı, bir erkeğin anneden yalnızca fiziksel uzaklıkla, eğitimle, kariyerle veya akılcı düşünceyle ayrılamayacağıdır. Annenin içsel imgesiyle yüzleşilmediğinde erkek annesinden kaçtığını düşünürken başka bir kadında onu yeniden arayabilir.
Bu nedenle bazı erkekler eşlerinden partner değil, anne olmalarını bekler. Eşinin onu sürekli anlamasını, beslemesini, sakinleştirmesini, ihtiyaçlarını önceden bilmesini, sorumluluklarını üstlenmesini ve koşulsuz biçimde kabul etmesini ister. Kadın bu beklentileri karşılamadığında erkek kendisini sevilmemiş, terk edilmiş veya güvensiz hissedebilir.
Böyle bir ilişkide erkek eşini gerçek bir kadın olarak görmekte zorlanabilir. Onu annesinin devamı hâline getirir. Eşine karşı duyduğu öfke bazen eşinin davranışlarından değil, annesiyle çözülememiş ilişkisinden kaynaklanır. Erkek annesiyle uzlaşmadığında herhangi bir kadın onun içinde kuşku, güvensizlik, bağımlılık veya öfke uyandırabilir.
Yutan anne tarafından büyütülen erkek kendi kararlarını verirken yoğun suçluluk hissedebilir. Annesini korumak, yalnız bırakmamak ve onun duygusal ihtiyaçlarını karşılamak kendi yetişkin hayatının önüne geçebilir. Evlendiğinde annesiyle eşi arasında sınır koyamaz. Annesinin taleplerini reddettiğinde kötü bir evlat olduğunu düşünür. Eşinin annesiyle ilgili rahatsızlığını dile getirmesini saygısızlık veya düşmanlık olarak yorumlayabilir.
Burada eş ya da partner için önemli olan, erkeğin annesiyle yarışmamak ve onun annesi olmaya çalışmamaktır. Partnerin görevi, yetişkin bir insanın çocukluk ihtiyaçlarını sınırsız biçimde karşılamak değildir. Sağlıklı ilişki, iki yetişkinin karşılıklı sorumluluk aldığı bir birlikteliktir. Bir tarafın anne, diğer tarafın çocuk rolüne girdiği ilişki zamanla yakınlığı, arzuyu ve eşitliği kaybeder.
Yaşamın İçindeki Anne Sembolleri
Bir insan annesinden fiziksel olarak uzaklaşmış olsa bile anne arketipinden ayrışmamış olabilir. Bu durumda anneden aldığı güvenliği başka kurumlarda arar. Şirket, devlet, kilise, topluluk, lider veya eş, annenin yerini alan yapılara dönüşebilir.
Kişi bağımsız olduğunu düşünürken kendisini Anne Şirketin, Anne Kurumun veya Anne Kilisenin içinde eritebilir. Kurum ona kimlik, güvenlik, aidiyet ve anlam sunar. Kişi kendi değerlerini, düşüncelerini ve bireysel sorumluluğunu kuruma teslim eder. Daha sonra iş hayatının veya kurumun baskısından yorulduğunda Anne Eş’in güvenli alanına çekilir.
Dış dünyadaki başarı bu bağımlılığı gizleyebilir. Bir insan yüksek bir mevkiye gelmiş, çok para kazanmış veya toplumda tanınmış olabilir; fakat bunlar onun içsel olarak ayrıştığı anlamına gelmez. Gerçek ayrışma, kişinin kendi seçimlerinin sorumluluğunu alabilmesi, yalnızlığa dayanabilmesi, kendi değerini başkalarının onayından bağımsız kurabilmesi ve hayatın zorlukları karşısında sürekli bir kurtarıcı aramamasıdır.
Oidipus miti, anneden ayrışmanın kısa bir yolu olmadığını gösterir. İçimizde bir parça her zaman beslenmek, korunmak ve yeniden rahmin güvenli karanlığına dönmek ister. Kendimizi parçalanmış, yalnız veya güvensiz hissettiğimizde Eden’e, yeryüzü-rahmin cennetine geri dönmeyi hayal ederiz.
Otto Rank, Oidipus anlatısının arkasında insanın kökeni ve kaderine ilişkin gizemli bir sorunun bulunduğunu söyler. Oidipus’un körlüğünü rahmin karanlığına geri dönüş, kayadaki bir yarıktan yeraltına kaybolmasını ise Toprak Ana’ya yeniden dönme arzusu olarak yorumlar.
Bu arzunun geriletici yönü, kaybettiğimiz cenneti başka insanların veya kurumların bizim için yeniden yaratmasını beklememizdir. Partnerimizden, annemizden, işimizden veya ait olduğumuz topluluktan bizi sürekli beslemesini, korumasını ve değerli hissettirmesini isteriz. Böylece kendi güvenlik ve özdeğer duygumuzu kurmak yerine bunları başkalarının yaşamlarında ararız.
İlişkilerde Anne Yarası Nasıl Görünür?
Anne yarası romantik ilişkilerde yalnızca anneden söz edildiğinde ortaya çıkmaz. İlişkinin bütün duygusal yapısını etkileyebilir.
Yutan anneyle büyüyen bir kadın, partnerinin ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarından önce tutabilir. Hayır demekte zorlanabilir, sınır koyduğunda suçluluk hissedebilir ve partnerinin öfkesini kaybetme korkusuyla kendi sesini bastırabilir. Sevgiyi fedakârlıkla karıştırdığı için kendisini tüketen ilişkilerde kalabilir.
Aynı kadın bazen annesinden öğrendiği yutucu davranışları kendi ilişkisine de taşıyabilir. Partnerini kontrol etmeye çalışabilir, onun seçimlerini kişisel bir reddedilme olarak algılayabilir veya sürekli ihtiyaç duyulmak isteyebilir. Partnerin yalnız kalma, arkadaşlarıyla zaman geçirme veya farklı düşünme ihtiyacını sevgisizlik olarak yorumlayabilir.
Yutan anneyle büyüyen bir erkek ise partnerinden sürekli bakım, anlayış ve duygusal düzenleme bekleyebilir. Kendi ihtiyaçlarını ifade etmek yerine eşinin bunları kendiliğinden anlamasını ister. Partneri sınır koyduğunda bunu reddedilme olarak algılar. Annesiyle eşi arasında kaldığında yetişkin bir karar vermek yerine iki tarafı da memnun etmeye çalışabilir veya annesinin taleplerine öncelik verebilir.
Anne yarası yaşayan kişiler bazen kendilerine anne veya baba olacak partnerleri seçer. Bir taraf koruyan, yöneten, kontrol eden ve bütün sorumluluğu alan kişiye dönüşürken diğer taraf bağımlı, edilgen ve sorumluluk almayan çocuk rolüne geçer. İlişki başlangıçta güvenli ve tamamlayıcı görünebilir; fakat zamanla eşitlik bozulur.
Sağlıklı partnerlikte bir insan diğerinin annesi veya babası değildir. Partnerimizden sevgi, şefkat ve destek bekleyebiliriz; ancak bütün güvenliğimizi, değerimizi ve anlamımızı onun üzerine yükleyemeyiz. Çocuklukta alamadığımız her şeyi partnerimizin vermesini istediğimizde ilişki taşıyamayacağı kadar ağır bir sorumlulukla karşılaşır.
Kendi Çocuğumuz İçin Neyi Fark Etmeliyiz?
Yutan anne arketipini okumak bazı annelerde yoğun suçluluk yaratabiliyor. Buradaki amaç anneleri suçlamak veya onları çocuklarının bütün sorunlarının kaynağı olarak göstermek değildir. Her anne kendi yaraları, korkuları ve öğrendiği annelik biçimleriyle çocuk yetiştirir.
Bir anne çocuğunu kontrol ettiğinde bunu çoğu zaman zarar vermek için değil, korktuğu için yapar. Çocuğunun incinmesinden, başarısız olmasından, uzaklaşmasından veya artık kendisine ihtiyaç duymamasından korkabilir. Ancak sevginin içinde korku egemen olduğunda koruma kolaylıkla kontrol etmeye dönüşebilir.
Kendi kızımıza bakarken onun bizim devamımız olmadığını hatırlamamız gerekir. Kızımız bizim yaşayamadığımız hayatı telafi etmek, seçimlerimizi doğrulamak veya yarım kalmış hayallerimizi tamamlamak zorunda değildir. Bizden farklı düşünebilir, farklı bir hayat kurabilir, bizim cesaret edemediğimiz seçimleri yapabilir ve bizi aşabilir.
Kızımızın başarısı bizi geride bırakmaz. Özgürleştiğinde bu bizi terk ettiği anlamına da gelmez. Sınır koyması sevgisizliği değildir. Bizden farklı olması yanlış yetiştiği anlamına gelmez. Sağlıklı annelik kız çocuğuna yalnızca sevgi vermek değil, kendi kadınlığını bizim gölgemizden bağımsız biçimde kurabilmesi için alan açmaktır.
Erkek çocuğumuza bakarken de onun hayatımızdaki duygusal boşluğu doldurmakla görevli olmadığını hatırlamalıyız. Oğlumuz eşimizin yerine geçmemeli, yalnızlığımızı gidermemeli ve bizi yaşamının merkezinde tutmak zorunda kalmamalıdır. Onu “hayatımdaki tek erkek” veya “beni asla bırakmayacak kişi” hâline getirdiğimizde farkında olmadan üzerine yetişkin bir erkeğin taşıyamayacağı bir sorumluluk yükleyebiliriz.
Erkek çocuğun annesinden ayrışmasına izin vermek, sevgiyi azaltmak değildir. Ona kendi kararlarını verme, hata yapma, sorumluluk alma ve yetişkin erkeklerle bağ kurma alanı açmaktır. Baba veya sağlıklı erkek figürlerinin çocuğun hayatına katılması bu nedenle önemlidir. Erkek çocuk yalnızca annenin koruyucu alanında kalırsa dış dünyaya çıkmak, risk almak ve kendi yönünü bulmak konusunda zorlanabilir.
Çocuğu sevmek onun adına her şeyi yapmak değildir. Bazen gerçek sevgi geri çekilmeyi, beklemeyi, onun hata yapmasına izin vermeyi ve çözümü kendisinin bulabileceğine güvenmeyi gerektirir. Çocuğun ihtiyaç duyduğu her anda yanında olmak önemlidir; fakat onun sürekli bize ihtiyaç duymasını sağlamak sevgi değil bağımlılık yaratır.
Yetişkin ve kendi merkezinde, sağlıklı dişilde olan “kadın” annelik, “Sana ihtiyacın olduğunda buradayım, fakat benim için küçük kalmak zorunda değilsin” diyebilmektir.
Annemizi Anlamak, Yaşananları Onaylamak Değildir
Anne yarasıyla çalışırken iki uç arasında kalabiliriz. Bir tarafta annemizi bütünüyle suçlamak, diğer tarafta onun yaşadıklarını anlayarak kendi acımızı inkâr etmek vardır. İyileşme bu iki uçtan birini seçmeyi ifade etmiyor.
Annemizin kendi annesiyle nasıl bir ilişki yaşadığını, hangi koşullarda büyüdüğünü, hangi hayallerinden vazgeçtiğini ve hangi korkuları taşıdığını anlamak şefkat geliştirmemize yardımcı olabilir. Ancak onu anlamak, bize yaşattığı acıları yok saymak anlamına gelmez.
Bir davranışın nedenini bilmek, o davranışın etkisini ortadan kaldırmaz. Annemiz bizi kendi yaraları nedeniyle kontrol etmiş olabilir; fakat bu kontrolün hayatımızda yarattığı sonuçları görmemiz gerekir. Onu affetmek veya anlamak istiyorsak bunu kendi acımızı küçültmeden yapmalıyız.
Annemiz de yutan bir annenin kızı olabilir. Anneannemiz onun seçimlerini kontrol etmiş, özgürleşmesini engellemiş veya sevgisini koşullara bağlamış olabilir. Annemiz bize kendi içinde çözemediği bir yarayı aktarmış olabilir. Bu aktarımı görmek nesiller boyunca devam eden acının izini sürmemizi sağlar.
Ancak zinciri görmek, zinciri taşımaya devam etmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Bir sonraki nesle farklı bir ilişki biçimi sunabiliriz. Annenin yarasını kendi hayatımızda tekrar etmeyerek hem kendimizi hem de kadın soyumuzu dönüştürebiliriz.
Kişisel Anneden Evrensel Anne Arketipi olan Ana Tanrıça’ya
İnisiyasyon ritüellerinin temel amacı çocuğun kişisel anneden ayrılarak yaşamın kendisiyle ilişki kurmasını sağlamaktır. Çocuk bütün beslenmeyi, güvenliği ve anlamı yalnızca anne babasından almaya çalıştığında yetişkinleşemez. Bir noktada yaşamdan, doğadan, topluluktan ve kendi içsel kaynaklarından beslenmeyi öğrenmesi gerekir.
Aile bizi evrenin yaratıcı güçleriyle ilk kez buluşturan yapı olsa da aile tek kaynak değildir. Kişisel anne ve babanın ötesinde tanımamız gereken evrensel bir aile vardır. Anneliği ve babalığı daha derin bir kaynaktan almayı öğrenmemiz gerekir.
Laguna Pueblo halkının ev inşa etme töreni bunun güzel örneklerinden biridir. Onlar yeryüzünü anneleri olarak görür. Bir ev yapılmadan önce kutsal kişi bütün gün dua eder ve alanı kutsar. Ardından bütün aile bir araya gelerek yapıya katkıda bulunur. Evin dört duvarı dört mevsimi ve yeryüzünün dört yönünü temsil eder. Ev, Toprak Ana’nın bedeninden yapıldığı için bir kadın olarak kabul edilir.
Evin yapımına kadınlar ve erkekler birlikte katılır. Böylece Dünya Ana’nın ve Dünya Baba’nın yaratıcı güçleri eşit biçimde temsil edilir. Eril ve dişil enerjiler arasında bir denge kurulur. Anne ve baba çocuğu kendilerine bağlayan nihai varlıklar değil, onu yaşayan dünyayla ilişkiye götüren geçiş figürleri hâline gelir.
Pueblo halkı anne ve babayı kaybetmekten ya da onların ölümlerinden korkmaz; çünkü onları yeryüzünün bedeninde yeniden bulur. Kişisel annenin sınırlı sevgisinin ötesinde Toprak Ana’nın taşıyıcı varlığına, kişisel babanın ötesinde yaşamın düzenleyici ve koruyucu gücüne bağlanırlar.
Modern toplumda bu geçiş çoğu zaman gerçekleşmez. Kişisel anne ve babamızdan alamadığımız rehberliği kültürden, toplumdan veya kurumlarımızdan da alamadığımızda öfkemizi doğaya yansıtabiliriz. Kendimizi beslemeyen, korumayan ve güvenli hissettirmeyen dünyaya karşı narsistik bir öfke geliştirebiliriz.
Kendi icatlarımızı, kurumlarımızı ve teknolojimizi korurken anne gezegenini tüketiyoruz. Toprağı, suyu, ormanı ve hayvanları sınırsız kaynaklar gibi görüyoruz. Dünyanın saldırganlığımızı sonsuza kadar taşımasını bekliyoruz.
Oysa yeryüzü öfkemizin gerçek hedefi değildir. Kişisel taleplerde bulunmadığı için belki de güvenli olan tek annedir. Toprak Ana bizi sevgiyle kontrol etmez, başarımızı kıskanmaz ve ondan uzaklaştığımızda suçluluk hissettirmez. Bizi yaşamın döngüsüne bağlar.
Anne yarasının iyileşmesi bu nedenle yalnızca kişisel annemizle olan ilişkimizi çözmek anlamına gelmiyor. Dişil olanla, doğayla, bedenimizle ve yaşamın yaratıcı gücüyle bağımızı yeniden kurmayı ifade ediyor.
Korkunç Ana ve Kültürel İnkâr
Psikoterapinin temel amaçlarından biri, dişil olanla ve doğayla kurduğumuz yaralı bağı onarmaktır. Erkekler Ana’yla uzlaşmadıklarında herhangi bir kadın onların içinde kuşku, korku ve güvensizlik uyandırabilir. Karşılarındaki kadını yalnızca etten ve kemikten bir insan olarak değil, bilinçdışı düzeyde yutan, kontrol eden ve yok eden anne arketipinin taşıyıcısı olarak algılayabiliyorlar.
Korkunç Ana kişisel bir kadın değildir. Dünyaya yayılan yıkıcı bir enerjidir. Bu enerji bireyselliği ortadan kaldırır, yaşamı kendi amaçları için kullanır ve yarattığı şeyi sonunda tüketir.
Kültürümüz dişil olanı unuttuğunda ve onun karanlık güçlerini bastırdığında bu enerji ortadan kalkmaz. Daha görünmez ve kontrolsüz hâle gelir.
Bu kültürel inkâr, dişilin karanlık yüzünün ortadan kalktığı anlamına gelmez. Onu görmediğimizde kendimizi koruma yeteneğimizi kaybederiz. Yutan anne arketipine karşı durmak, sınırlarımızı korumak ve yarattığımız hayatın yanında yer almak mümkündür ancak önce bu enerjinin varlığını kabul etmemiz gerekir.
Ayrışmak Nedir?
Yutan anneden ayrışmak, anneyi terk etmek, reddetmek veya onunla bütün bağları koparmak anlamına gelmiyor. Ayrışma sevgi ile bağımlılığı birbirinden ayırabilmektir.
Sağlıklı sevgi çocuğun büyümesine, uzaklaşmasına, farklılaşmasına ve kendi hayatını kurmasına izin verir. Yutucu sevgi ise çocuğu koruma bahanesiyle küçük, bağlı ve suçlu tutar.
Ayrışmak annemizin duygularının sorumluluğunu taşımayı bırakmaktır. Onu üzmemek için kendi hayatımızdan vazgeçmemek, onun yalnızlığını gidermek için geleceğimizi sınırlandırmamak ve sevgisini korumak için kendi kimliğimizi bastırmamaktır.
Ayrışmak, annemizin yalnızca anne olmadığını görmektir. Onun da korkuları, yaraları, eksikleri ve gerçekleştiremediği arzuları olan bir insan olduğunu kabul etmektir. Fakat bu anlayışı kendi hayatımızı teslim etmenin gerekçesi hâline getirmemektir.
Erkek çocuk için ayrışmak, annesini sevmeye devam ederken eşini ve kendi yetişkin hayatını merkeze alabilmektir. Annesinin talepleriyle partnerinin sınırları arasında kaldığında çocuk gibi kaçmak yerine yetişkin bir karar verebilmektir.
Kız çocuk için ayrışmak, annesinin yaşayamadığı hayatı yaşamaya izin vermektir. Başarının ihanet, özgürlüğün terk edilme ve sınır koymanın sevgisizlik olmadığını öğrenmektir.
Anne için ayrışmak, çocuğunun kendisinden uzaklaşmasının anneliğinin başarısızlığı olmadığını görmektir. Tam tersine çocuğun kendi hayatını kurabilmesi, sağlıklı anneliğin en önemli sonuçlarından biridir.
Partner için ayrışmak, eşinin annesiyle olan ilişkisini onun yerine çözmeye çalışmamaktır. Eşini annesinden kurtarmaya çalışmak yerine kendi sınırlarını açıkça ifade etmek ve yetişkin bir ilişki talep etmektir.
İyileşme Nerede Başlar?
İyileşme annemizi değiştirmekle başlamıyor. Onun bizi anlamasını, yaptıklarını kabul etmesini veya sonunda ihtiyaç duyduğumuz sevgiyi vermesini beklemekle de başlamıyor. Tüm eğitimlerimde burası çıkılması imkansız dipsiz bir kuyu diyorum ve özellikle kadınlarda bunu daha fazla görüyorum. Bir eğitim sonrası hemen gidip bunu anneleri üzerinde denemek istiyorlar, annelerini de o eğitime dahil etmek ve onun kurtarıcısı olmak istiyorlar. Oysa ki anne bunu iyilik olarak değil de bir tehdit olarak algılıyor.
İyileşme kendi içimizdeki çocuğu görmekle başlıyor.Annemize annelik ederek değil de kendimize dönerek iyileşebiliyoruz. Annesinin sevgisini kaybetmemek için küçülen kız çocuğunu, annesinin duygusal yükünü taşımak zorunda kalan erkek çocuğunu, sürekli onay bekleyen ve kendi hayatını seçmekten korkan içsel çocuğu fark etmek gerekir.
Ardından şu soruları sorabiliriz. Hayatımın hangi alanında hâlâ annemin onayını bekliyorum? Kendi kararımı verdiğimde neden suçluluk hissediyorum? Partnerimden annemin veya babamın bana vermediği neyi bekliyorum? Çocuğumu koruyor muyum, yoksa onun hayatını kontrol etmeye mi çalışıyorum? Kızımın veya oğlumun benden farklı olması bende hangi korkuyu uyandırıyor? Çocuğumun bana ihtiyaç duymaması neden beni değersiz hissettiriyor? Eşimle yaşadığım çatışmalarda karşımdaki kişiye mi tepki veriyorum, yoksa içimdeki anne arketipine mi?
Bu sorular kolay cevaplanmayabilir çünkü anne yarası yalnızca düşüncelerimizde değil, bedenimizde, ilişkilerimizde ve seçimlerimizde yaşıyor olsa da yarayı fark etmek onun kaderimiz olmadığı gerçeğini görmemizi sağlıyor.
Yutan anne arketipinin karşısında sevgisiz, uzak veya ilgisiz anne yoktur. Sağlıklı anne vardır. Sağlıklı anne çocuğunu korur fakat onun yerine yaşamaz. Rehberlik eder fakat yolunu belirlemez. İhtiyaç duyduğunda yanında olur fakat sürekli kendisine ihtiyaç duymasını istemez. Çocuğunun kendisinden farklılaşmasına izin verir.
Sağlıklı sevgi, “Seni seviyorum ve bu nedenle seni serbest bırakıyorum” diyebilir.
Anne yarasını iyileştirmek, annemizi değersizleştirmek değil, onunla aramızdaki sevgiyi bağımlılıktan arındırmaktır. Çocuğumuzu sevmek onu kendi içimizde tutmak değil, kendi hayatına doğru uğurlayabilmektir. Partnerimizi sevmek ondan bizi tamamlamasını istemek değil, kendi bütünlüğümüzle onun yanında durabilmektir.
Kişisel anneden ayrıldığımızda anneliği kaybetmeyiz. Beslenmeyi yaşamın kendisinden, doğadan, yaratıcılığımızdan, ilişkilerimizden ve içsel kaynaklarımızdan almaya başlarız. Kişisel annemizi sınırlı bir insan olarak kabul ederken Büyük Ana’yı yeryüzünün bedeninde, yaşamın döngüsünde ve kendi yaratıcı gücümüzde yeniden buluruz.
Özgürleşmenin anahtarı anneden kaçmak değil, anneyle kurduğumuz bilinçdışı bağı görünür hâle getirmektir. Özlemimizin yönünü tersine çevirmek ve kaybettiğimiz cenneti başka insanlardan istemek yerine yaşayan dünyayla yeniden ilişki kurmaktır.
Çocuklarımızın bize ait olmadığını, bizim aracılığımızla hayata geldiklerini kabul ettiğimizde anneliğimizde dönüşecektir. Onları kendi yaralarımızın devamı olmaktan çıkarıp kendi yollarının öznesi hâline getirebiliriz.